Birçok özelliklerimiz genlerimizden
gelirken, yaşama biçimimizi çevremizden öğrenerek kazanıyoruz.
Öğrendiklerimiz insan ilişkilerimizdeki tercihlerimizi etkiliyor.
Bugün insanların bu anlamdaki tercihlerine baktığınızda çoğumuzu
şaşırtan farklılıkları görmek mümkündür. Yaşama biçimini kültürün
oluşturduğunu biliyoruz. Kültür insanın genleriyle aktaramadığı ve
yeniden öğrenmek zorunda olduğu bir süreçtir. Evrensel kültür, tüm
kültürlerin paylaştığı ortak değerlere sahip olduğu gibi ‘kültür
farklılıklarına saygı duymak’ gibi bir başka değeri daha bulunur.
Tüm bu değerler, insanın bir toplumsal varlık olarak olumlu ve barış
içinde yaşamasını sağlayabilir.
Yaşama biçimimiz çevremizden gelen
etkilerle biçimlenmektedir. Çevremizden gelen bir etkiye önce doğal
sonra da bizden öncekiler gibi tepki vermeye başlarız. İşte bu
öğrenme ile doğal davranışlarımız, toplumsal tepkilere dönüşmeye
yönelir. Bu değişimde ilk ve en büyük etken ailedir. Sonra da
yaşamımızdaki önemli kişiler, örneğin: öğretmenimiz ya da
antrenörümüz gibi tepki vermeye başlarız. Zamanla nereden
kazandığımızı unuttuğumuz ancak kökeninde ailenin daha sonra önem
verdiğimiz kişilerin ve olayların etkisinde kalarak biz ‘’kendimiz’’
oluruz.
Çağdaş bilişim teknolojisi insanın
etkilendiği çevreyi genişletti. Artık çocuk ve genç kendisini
kolayca evrensel çevre içinde bulabiliyor. Yakın ve uzak çevresi ile
olan çelişkileri görülüyor, etkileniyor ve tepkilerinde sorunlar
yaşıyor. Genişleyen çevresinin ortak ve olumlu değerlerini seçmekte
güçlükleri var ve danışmanlara gereksinim artıyor. Öyle ya sınırları
ortadan kalkmış bir dünyada her toplumun kendine özgü doğruları var.
Bunlar bazen kutsal sayılan ve tartışılması bile sorun olan doğrular
olabiliyor. Bu durumda insan ya sadece saygı duymak ya da ret etmek
durumunda kalabiliyor.
İnsan yaşamının böylesine yoğun ve
çelişkili değerlerle etkilendiği dünyamızda dengeli bir yaşam biçimi
geliştirmek oldukça zor görünmektedir. Aileler, öğretmenler,
toplumun etkin ve saygın kişileri ortak bir adil yaşam biçimi
değerlerinde birleşebilir ve daha yaşanabilir bir dünya kurmazlar
mı?
Toplumların yasalarını
incelediğimizde hepsinin kendi insanlarının adil yaşamlarını korumak
için oluşturulduklarını görebiliyoruz. Yeryüzündeki din kuralları ve
öğretilerinin daha adil bir yaşama biçimi üzerine kurulduğu açık.
İnsanları bir arada tutan değerlerin hepsi daha adil bir paylaşım
için. Bütün bunlara rağmen nasıl bu kadar çok adil yaşama
sorunlarımız olabiliyor?
İnsanların kuralları algılama ve
benimseme durumlarına göre adil yaşama kurallarını iki boyutta
düşünmek mümkündür. Bunlardan birincisi toplumun ya da bireyin
dışında gelişen ve bireyin onu başkasının kuralı olarak gördüğü ve
algıladığı kurallar. Bunlara dış kurallar diyebiliriz. İkincisi
ise; bireyin kendisinin sahip çıktığı kendi kuralları. Bunlara da
iç kurallar diyebiliriz. Dış kuralları genelde başkaları koyduğu
için onlara başkalarının uyması gerektiğini ya da birilerinin
kontrol etmesi gerektiği düşünülür. Bu durumda dış kuralların
yürümesi ve adil bir ortamın yaşanması, kuralları denetleyen
denetçinin sorunu olarak görülür. Bekçi varsa kurallar işler, yoksa
işlemeyebilir. Hakem yoksa oyunda yoktur. Çünkü kural hakemin
kuralıdır. Polis yoksa trafik de yok. Çünkü trafik kuralları trafik
polisinin kuralıdır…
İç kurallar ise bireyin gerçek
yaşamını düzenleyen kurallar olarak nitelendirilebilir. Bireyin
arzuları, istekleri, zevkleri bu bireysel yaşam kurallarını
belirler. Eğer bireyler bir oyun kuralını, bir trafik kuralını
uygulamaktan zevk alabilir, kuralla yaşamayı bir yaşama biçimi
olarak benimseyebilirse dış kurallar iç kurallara dönüşebilir.
Bireyin kendi benimsediği tüm kurallar iç kurallara dönüşür. Bu
dönüşüm nasıl gerçekleşecektir? Ya da insanlar adil yaşama
kurallarını nasıl benimseyebilir ve adil bir dünya kurabilirler?
Adil bir yaşama biçimi oluşturmada insanın bireysel tercihleri nasıl
adil yaşama doğru yönlenebilir?
İnsan yapısına baktığımız da ne
kadar garip ve zor şeyleri alışkanlık ve yaşamının bir parçası
haline getirdiğini görebiliriz. Sigara dumanını ilk kez
ciğerlerimize çektiğimizde, ilk alkol kadehini yudumladığımızda
neler hissettiğimizi unutmak mümkün mü? Yanmakta olan bir yığın
çöpün üzerine yaklaşıp dumanını içinize çekebileceğinizi düşünebilir
misiniz? Sigara içme alışkanlığı bundan farklı bir şey mi? Ama
bugün bunları yaşama biçimi haline getiren insanların sayısı, nelere
alışabildiğimizin bir kanıtıdır. İlk okuma yazma öğrenmede
parmaklarımızın nasıl ağrıdığını deftere çizgiler çizmekten ne kadar
bunaldığımızı hep hatırlarız. Ancak bugün bunu istekle sürdürmeyi
bir değer olarak görüyoruz. Bir şampiyon tonlarca ağırlıkları
kaldırmak üzere antrenman salonlarında harcadığı zamanını, yaşamayı
düşündüğü birkaç saniyelik bir şampiyonluk için kullanır.
Şampiyonluğu tercih etmek bir yaşama biçimini tercih etmekle
gerçekleşebiliyor.
Adil yaşam biçimini benimsemede en
kalıcı etkiyi aile ve okul sağlayabiliyor. Çocuğun okul öncesi ve
ilköğretimin ilk yıllarındaki doğal süreç, egosantrizm dönemi olarak
adlandırılmaktadır. Bu dönemde çocuk kendini yaşamın merkezinde
görme ve algılama dönemindedir. Böyle olmasına rağmen dış etkenlere
çok açıktır. Bu sürede çocuk dış denetime bağımlıdır. Yaşam boyu
değişmeyecek yapılanmanın gerçekleştiği kritik dönem ya da iz
bırakma dönemi olan bu süreç, aile ve ilköğretimin
sorumluluğundadır. İşte burada atılacak adil yaşam tohumlarının,
yaşam boyu meyvesini verebilmesi mümkün olabilmektedir. Bu
süreçlerde çocuğun yaşamında yer alan kahramanlarının etkisi
yüksektir. Örneğin: Çocuğun annesi, öğretmeni, daha sonra örnek
aldığı sporcular liderler gibi önemli kişilerin çocuğun yaşam
biçiminde %58-67 etkili olduğu yapılan araştırmalarda ortaya
konulmuştur. Çocuk ailesinin uyguladığı yaşam biçimini uygulamaktan
zevk alıyor. Öğretmeni ya da antrenörü gibi davranmayı seviyor. Eğer
aile ve çocuğun yaşamındaki önemli kişiler, adil bir dünya kurmuşlar
ve ondan zevk alıyorlarsa çocuk da aynı şeylerden zevk alabiliyor.
Unutulmamalıdır ki çocuğun kendi kalıcı yaşamını düzenlemesine en
çok yardımcı olan sözler değil, davranışlardır. Antrenör rakip
antrenör ve sporculara adil davranış örneği verirse o antrenörün
sporcuları da aynı davranışları sergilemekten hoşlanacaklardır.
Gerçekten adil bir dünya
gerçekleşebilir mi? Bu belki bir ütopya. Ancak daha yaşanabilir bir
dünya kurulabilir. Bu yaşama biçiminin gerçekleşmesi bir ideal bir
amaç olabilir. Biz bu amacın belli başlı hedeflerinin
gerçekleşmesinde aile, öğretmen ve çocuğun yaşamındaki önemli
kişilerin etkili olacağını biliyoruz. Bundan hareketle fair yaşam
felsefesinin gelişiminin, bu odakların gelişimine bağlı olduğunu
iddia etmemiz mümkündür.
Toplumun fair yaşam düşüncesinin
geliştirilmesi, yukarıda da belirtildiği gibi aile ve eğitmenlerin
iş birliği ile sağlanabilir. Burada en etkili yol da ailenin
katılımını sağlamaktan geçer. Aileler çocuklarını eğitimcilere
göndererek onların eline önemli bir fırsat sunmaktadır. Çünkü her
ailenin çocuğu onlar için çok önemlidir. Çünkü onu kendi gelecekleri
olarak görürler. Yemez yedirir, giymez giydirirler. Bu önemli
gördükleri varlığın gelişmesi de onlar için çok önemli olmalıdır.
İşte burada eğitim kurumları aileyi eğitmek için de önemli bir
fırsat yakalarlar. Eğitim, çocuğu aileden koparmamalıdır. İkisi ayrı
birer kurum değil bir bütünlük içinde çalışmalıdır. Çocuk adil
davranış kapılarını benimserken ikilem yaşamamalıdır. Bu değerlerin
oluşmasında eğitim kurumu sorumlu kurum ve eğitimciler alanlarının
güvenilir uzmanlarıdır. Doğru davranış kalıplarının oluşmasında
aileye ve çocuğa yetkili rehberlikte doğru donanıma sahiptirler.
Yapılması gereken bu uzmanlıklarını aile ile birlikte oluşturulacak
iyi planlanmış bir programla sürdürmek olacaktır.
Okullarda yapılacak fair play
etkinlikleri aileleri de içerecek şekilde düzenlenmelidir. Bu
çalışmalarda okul aile birliği önemli rol almalıdır. Hatta tamamen
okul aile birliği tarafından organize edilmesi sağlanmalı ve bu
konudaki uzmanların yardımları istenmelidir. Beden eğitimi
öğretmenleri program uzmanları alanın pedagogları onların hizmetinde
olabilir. Aile birliği sahip çıktığı takdirde çalışma ve çabaların
daha etkili ve kalıcı olabileceği düşünülebilir.
Böyle bir Fair Play ya da fair
yaşam programı içinde neler olabilir? Öncelikle iyi bir
bilgilendirme ve heveslendirme ile başlamalı Sonra tüm ailenin
katıldığı bir fair play ya da daha sonra geliştirilecek bir fair
yaşam anketi (testi) uygulanmalı (Örn:Fair Play Quiz-European Fair
Play Movement). Elde edilen sonuçlar aileler ve çocukların
tartışmasına açılmalı. Toplantılara katılamayan ailelere mektuplar,
dökümanlar ve bilgilendirme yazıları gönderilmeli. Ailelerin
başarıları ödüllendirilmelidir. Bu etkinlikler okulun tüm
personeline yaygınlaştırılmalıdır.
Yaygınlaştırmada bir başka yaklaşım
olarak da Fair yaşam dedektifleri önerilebilir. Ancak bu dedektifler
ailelerin ve çocukların, fair yaşam (olumlu) tutum ve davranışlarını
yakalamak için olabilir. Kesinlikle olumsuz yaşam tarzını bulma ve
cezalandırma üzerine kurulmamalıdır. Bilgilendirmenin sürekli ve
güvenilir olması çok önemlidir. Dikkatli ve iyi organize edilmezse
adil bir uygulama olmayabilir.
Toplumsal gelişim için Fair Play
etkinlikleri, sadece Play boyutunda değil, fair yaşam boyutumda ele
alınmalıdır. Oyun, fair yaşam biçiminin gelişiminde ancak bir araç
olabilir.
Word Dosyası Olarak İndir